coffee is the best reason for happiness

İstanbul Kırmızısı Ne Anlatıyor?

İstanbul Kırmızısı Ne Anlatıyor?

Nerede kırmızı görsem İstanbul Kırmızısı geliyor aklıma şimdi. Filmi izledigimden beri etkisindeyim. Ferzan Özpetek’i iyi tanıdığım nadir yönetmenlerden olarak tanımlıyorum. La Finestra Di Fronte (Karşı Pencere) ve Le Fate Ignoranti (Cahil Periler) filmlerini defalarca severek izledim.

İstanbul Kırmızısı farklı diğer ikisinden. Yönetmenlikte yine aynı ustalık, belki de ötesi. Detaylar çok çarpıcı. Aklımda kalan ve en etkilendiğim Deniz’in gözünden akan yaş. Öyle bir açıyla çekilmiş ki o sahne; Deniz yoktu, sadece göz yaşı vardı sanki. Ezan sesinin, sela sesinin duyulduğu anlar sıradan değildi asla. Sırf etnik bir doku olsun diye eklenmemişti filme.

En merak ettiğim Mehmet Günsür’ün gasilhane sahnesinde neler hissettiği… İnsan diri diri yatar da oraya yıkanırsa neler hisseder. Ölüm aklına gelir mi? İç muhasebe yapılır mı sonrasında?

Olay örgüsü, verdiği duygu diğer filmlerinden farklı. Filmin akışı daha yavaş. İnce ince dantel gibi örülmüş olay örgüsü. Verilen mesaj daha saklı. Diğer filmlerdeki gibi ayan beyan değil. Yoksa İstanbul’a, bize has bir muamele mi bu? Karakterler daha sahte. Usta oyuncuların yer yer “oynayamaması” da filme dahil. Bizim sahteliğimizi, ikiyüzlülüğümüzü mü anlatıyorlar yoksa? Hani her şeyin yaşandığı İstanbul’da kol kırılır yen içinde kalır misali hiçbir şey dışarı sızmaz ya. Maskelerle dolaşır herkes sokaklarda.

Ve akılda yer eden cümle “Günahı olmayan insana güvenmem.” Günah işledikçe kendine gelen bir Orhan var orada. İçki içmediği süre boyunca kendinden kaçan, kendini kandıran bir adam. Sevmemesi gereken bir kadını sevdiğinde çözülen… Günahı olmadığını söyleyen asıl yalancı değil midir?

Tüm bunlar benim filmden kendime aldıklarım. Belki yönetmen çok daha farklı bir açıyla bakıyor. Ama her kitap okuyucusuyla, her film de izleyicisiyle anlam kazanmaz mı zaten?

Kısacası Rosso İstanbul (İstanbul Kırmızısı) bizi bize anlatıyor….